• family porn
  •    

    MEDENİYETLERİN YÜKSELİŞ VE ÇÖKÜŞ DENKLEMİ

    Ayrıntılar

     

    Önemli Olan Bilgiye Kimin Hükmettiğidir.

    Anonim

     

     

    MEDENİYETLERİN YÜKSELİŞ VE ÇÖKÜŞ DENKLEMİ

     

    Uğur TATLISUMAK

    Anadolu ve onu çevreleyen bu topraklar, İnsanlığın zaman, mekan ve kimlik algılaması oluşumundaki bu anlayışın ana damarlarının geçtiği ve günümüze kadar gelmiş-geçmiş bir çok uygarlığın mayasının bu topraklarda köksaldığı bir coğrafya üzerinde durmaktadır. Bu  çok renkli, birbirine rakip, çeşitli kültürler, dinler bu kültür havzaları içinde asırlar boyu karşılıklı etkileşimlerde bulunmuş, çatışmış ve yeni sentez kültürler oluşturmuştur. Tarihte bu coğrafyaya hükmeden güçlerin merkez bir medeniyet olma konumunu elde edip bunun muhafazası için bu tarihi ve stratejik derinliği, çok sesli bir ahenk içinde, potansiyel güç parametrelerini de göz önünde tutarak, bu dinamik, sürekli değişen yerel ve küresel konjektüre uygun yeni stratejiler geliştirmesi, dinamik bir iç ve dış politika izlemesi gerekliliği, her dönemde bu topraklara hakim güçler için bir zorunluluk olmuştur. Bu zorunluluk onun jeostratejik, jeopolitik, jeoekonomik ve jeokültürel durumunun gereğidir. Aksi takdirde bu coğrafya, burada, tarihin edilgen, pasif bir nesnesi olarak içe kapanık bir paradigmaya imkan vermemektedir.

    Toplumların, kapalı toplumdan, açık, dinamik bir toplum haline gelip medeniyet yarışında önde olmaları ve yeni bir ufuk yakalamaları ise zihin dünyalarında yaşanan köklü bir değişimin sonucudur, diyebiliriz. Tarihte bir zihniyet değişimi geçiren toplumların bu süreçte geçirdikleri evreleri çözümlemek, bu değişime neden olan sebebleri, olaylar arasındaki bağlantıları bulmak, sosyolojik ve tarihsel yasaları keşfetmek açısından oldukça önem arzetmektedir. Tarihin akışında kimi zaman ileri bir medeniyet oluşturmuş çeşitli toplumların gerilemesi ve çöküşleri yada medeniyet yarışında edilgen bir toplumun hızla yükselişi gibi  örnekler tarihte sıkça rastlanmakta ve bu durum irdelenmesi gerekli bir sosyal olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. İbn Haldun’un tarihte medeniyetleri bir insan organizmasına benzetip devletlerin doğup, yaşayıp ve zeval bulmalarını izah tarzı sistematik bir düşünceyi barındırdığı kadar kaderci, determinist bir düşünceyi de barındırmaktadır. Tarihe ve medeniyetlerin oluşumunda mihenk taşı olan şu dört temel kavram ve bunlara yüklenen anlamların düşünce dünyasına ve toplumların gidişatına yön vermekte olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar: Doğa, Tarih, Toplum ve İnsanın Kendisini tanımlamasıdır. Bu kavramları tanımlarken çağımız insanı, bağımsız, özgür bir zihin dünyası için Doğa, Tarih, ve Toplum cenderesinden kurtulmanın yolu olarak bilimi kendine rehber edinmiş, kendi benlik cenderesinden kurtulmak için ise psikoloji biliminin verilerini kullanmaya çalışmıştır. Bütün bilim dallarının birbirleriyle olan ilişkilerini bu bağlamda gözardı etmemek gerekmektedir. Deneysel metotlarda felsefe bağımsız, farklı bir yerde dursa dahi bilimin verileri felsefeyi ve toplumların dünya görüşünü etkilemiştir. Bu etkileşim, gücü elinde tutan, dünya siyasetine yön veren kişiler tarafından bilimin bu verileri kendi amaçları için de kullanılmıştır.

    Bir alandaki gerileme veya ilerlemeler senkronize bir biçimde diğer alanlarda da kendini göstermiştir. Örneğin Antik Yunan’ın entelektüel gücünün krallık yönetimi ve diğer güçler tarafından hristiyanlığı, üretilmiş bir çok düşüncenin sentezi haline getirmede kullanılması, dogmatik düşüncenin ortaya çıkmasında önemli bir etken olmuştur. Dinamik bir düşünce, statik bir hale dönüşüp, skolastik düşüncenin esiri olmuştur. Hiristiyanlık üzerinde bu roma kültürünün etkileri barizdir. Aynı zamanda bu interaktif ilişkide etki altında kalan sadece hristiyanlık olmamış belki de en çok etkilenen taraf  Antik Grek düşüncesi olmuş ve böylece üretken gücünü kaybetmiştir. Bunun bilimsel ve toplumsal sonuçları Batı kültürü için ortaçağ karanlık dönemini başlatmıştır. O devirde doğuda  Osmanlı, batıda Endülüs medeniyeti altın çağını yaşıyordu. Batılı düşünür ve bilim adamları o günün çağdaş bilimleri üzerine  çalışmalar yapan Endülüs bilginlerinden ders alıyorlardı. Endülüs medeniyeti sadece kendi köklerini geliştirmekle kalmıyor, eski yunan felsefesinin köklerini tercüme ederek yeniden gün ışığına çıkartıyordu. Bu etkileşim Ortaçağ Batı Uygarlığını derinden etkiledi. Dünyaya bakışlarındaki ürkeklik cesarete dönüştü ve keşif ruhunu canlandırdı. Doğmatik düşüncenin kabuğu çatladı. Doğanın insan üzerinde kurduğu tahakküm Coğrafi keşifler sayesinde kırılmaya başlamış, artan zenginlik yeni bir sınıf oluşturmuş bu ivme Batı kültüründe her şeyi sorgulayıcı, yargılayıcı bir eleştirel aklın çıkmasına neden olmuştur. Bu etki rönesans ve reformu tetiklemiştir. XVIII. yüzyıl aydınlanması döneminde Avrupa’da din-devlet-kilise, siyasi iktidar-yönetim ve egemenlik kavramları tartışılıyordu. Batı’da yeni bir toplum ve devlet düzeni yaratmanın sancıları çekiliyordu. Pek yakında bunun etkileri Osmanlı devletinde de görülecekti. Osmanlı Devleti’nde ise sisteme yönelik en ciddi eleştiri diyebileceğimiz Koçibey Risalesi bile değişen dünya konjektürünü görmezlikten gelmiş sistem içi bir çözüm üretme çabasında olmuştur. Halbuki sistemin bizatihi kendisi sorun üreten bir mekanizma haline gelmişti. Şaşalı dönemlerde sistemi kemale ermiş, nihai nokta olarak gören Mağrur Osmanlı, devlet-i ebed-i müddet anlayışı ile Batının geçirdiği çok hızlı değişimi idrak etmede zorlanmıştır. Bu gibi psikolojik nedenlerle düştüğü zor durumdan kurtulmak için köklü çözümler üretememiştir. Değişime öncülük edememiş hatta yeterince reaksiyon bile verememiştir. Yapılan reformlar ya sultanın, ya.. yabancı devletlerin baskıları yada batıcı aydınların çabaları sonucu olmuştur. Bu durum halk çevresinde güvensizlik ortamı oluşturmuş bu da yapılan reformların etkisini sınırlamış ve kabulünü geciktirmiştir. “Stratejiyi gücü oranında hareket etme sanatı” olarak tanımlayabiliriz. Bu tanıma göre Osmanlı, tam bir durum ve güç analizi yapıp stratejisini mevcut gücü oranında geliştirememiştir. Devletler arası ilişkileri ayarlarken bu anlamda bir yapılandırmaya yeterince dikkat etmemiştir. Alınan yenilgiler halk üzerinde melonkolik bir etki oluşturmuş, rasyonellikten duygusal bir boyuta kayış söz konusu olmuştur. Artık Osmanlı toplumunu ileriki yüzyıllarda daha radikal değişimler beklemektedir.

    Zamanın izafi çarkı son iki asırdır tarihin hiçbir dönemimde olmadığı kadar hızlı akmaya başlamıştır. Zira zamanı, hareketin çocuğu olarak tanımlayabiliriz. Önceki tarih dilimlerinde bir asır zarfında gerçekleşmiş olan olaylar günümüzde bir yılda hatta bir günde olabilme durumuna gelmiştir. Bunun en büyük nedeni günümüz medeniyetinin ulaşmış olduğu teknolojik seviye ve kitle iletişim araçlarıdır. Tarihsel olayları sağlıklı bir şekilde analiz edebilmek için kendi dönemlerindeki zamanın akış hızını da dikkate almak gerekir. Bu durumun bir başka yansıması da kavramların ve olguların toplumda revaçta kalma ömürlerinin kısalması ve çok çabuk tükenişidir. Böylece zihinsel değişimlerin çok daha hızlı bir şekilde gerçekleşebilmesine imkan vermektedir.. Bunun neticesinde düşünce dünyası ve eylemde ani manevra yapabilme yeteneği, dünya satranç tahtasındaki başat oyuncuların çok önemli bir taktiği haline gelmiştir. Bu zaman ve mekan algılamasında Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezinde, Batı kültür ve değerlerini dünya insanlık tarihinin ulaşmış olduğu nihai kemal nokta gibi görmesini, tarihsel olarak bu değerlerin zirve noktadan aşağıya doğru inişini tarihsel bir döngünün göstergesi olarak nitelendirebiliriz. Bu durumu önceki medeniyetlerin yaşamış olduğu tipik tarihsel bir trajedinin tekrarı olarak da görebiliriz. Aslında bu da Hungtington’un medeniyetler çatışması tezinin bir alt zemini idi. Pekala bu tezi bir kutuplaşma sonunda ortaya çıkan bir meydan okuma olarak değil, üretilmiş, yönlendirme amaçlı bir meydan okuma olarak da görmek mümkündür.

     

     

       
       
    cialis hapı
    © Bu sitenin içerik hakları tamamen korunmaktadır. | www.akademiktarih.com
    orospu cocugu orospu cocugu orospu cocugu orospu cocugu orospu cocugu